İlk Kayıp

Çok istedim, sen yanımda yoktun..

Aslında nasıl başlayacağımı pek bilemiyorum. Çünkü bu hikaye baya zaman önceydi. Bugün işten eve giderken otobüste karşıma biri geldi oturdu, işte o an belleğim küfredercesine onu hatırlattı bana..

Ben ortaokula yeni başlamıştım, bizim oralarda ortaokul yoktu o zamanlar başka köye gidiyorduk, servisle. Tabi ben esmer, ufak tefek çirkin bişeydim.. Kuzenlerimle birlikte okula gidiyorduk ama onlar benden büyük oldukları için üst sınıftalardı. Halamın oğlu Ömer ve amcamın oğlu Ahmet bi de onların arkadaşı vardı MURAT.. Yine hatırlamıyorum ilk tanıştığımızı ama tanışmıştık. Benim arkadaşım vardı netice sonraları onunla aynı liseye gitmemize rağmen hiç konuşmayacak ve netice evlenip çoluk çocuğa karışacaktı. Neyse işte okula gidiyorum, bizim köyde herkes çalışkan dersi iyice dinlerdi, haylaz ama çalışkan çocuklardık. Murat her teneffüste yanıma gelirdi, birlikte kovalamaca oynardık. Ama nasıl bir koşuşturmaydı, çok mutluydum o zamanlar.. Hayatın acımazlığından bi haber koşuşturuyordum. Okulda Murat’ı görürdüm sürekli ayrıca onun annesi bizim köydendi, baba tarafından da akrabaydık Murat’la. Annesinin adı Aydan’dı herkes aydanın oğlu murat derdi tabi haliyle bende öyle derdim. Biliyordum bana sarılmak istiyordu ama yapamıyordu. Gözlerinde bişeyler vardı ama ben anlayamıyordum. Neyse okulda ki her günüm muratla geçiyordu, her teneffüste beni beklerdi kapıda kantine giderdik beraber okulun kaldırımında oturur konuşmadan birbirimize bakardık, bana bir bakışı vardı, hala da kimse de görmedim o bakışı..Okulun bitmesine az kaldı altıncı ve yedinci sınıfı o okulda bitirdim sonra bizim köyde okul yapılınca okula bizim köyde ki okula giderek devam ettim ama zaten murat benim üst sınıfımdı o okulu bitirmişti. Bizim köye gelir, bizim evin oradan geçerdi benim pencereye çıkıp ona bakmamı isterdi, bende pencereye çıkar bakardım Murat’a. Murat, uzun boylu, zayıf, sarışın ve  sarıya yakın  renkte gözleri vardı. Sanırım murat benim ilk aşkımdı. Gelip gitmeler bir süre sonra  seyrekleşti, azaldı ve bitti. Bende aklım beş karış havada o yazdan sonra okula devam ettim başka arkadaşlıklar kurdum. En iy arkadaşım vardı bizim köyde bizim komşunun kızı cananla yine kovalmacalar, koşuşturmalar, ders falan derken yedinci sınıf  bitti. O yazı hatırlıyorum, ne bitmez bir sıcaklıktı ne bitmez günler, saatler ve dakikalardı. ölüm o yazda kalmıştı sanki.. Ömer ve Ahmet şehir merkezine gitmişler bunu halam söylüyor, apar topar hastaneye gidiyor herkes, ben ise kuzularımız var o zaman kardeşimle birlikte onların yanında onlara masal anlatıyorum, zihnimden. Ömer ve Ahmet yetişememiş, o gün hastanede onu ziyarete gitmişler ama az önce öldü demişler.Murat sarılıktan öldü. Dedim ya sapsarıydı gözleri ve saçları. Murat öldü ben hala kuzulara masal anlatıyordum. Bana dediler ki Aydan’ın oğlu murat ölmüş, hı öylemi dedim? İLK kayıbımdı murat sadece, bunu hayatımdaki herkesi kaybedince anladım. Bugün otobüste gördüğüm ise Murat’ın kardeşiydi. Geriye yalnızca anılar kalıyor insana..

Reklamlar

Uçurum

Bugün, aslında midem o kadar dolu ki eve gelene kadar ağladım otobüste..

Cumartesi günü yarım gün çalışıyorum. Saat 17:10 civarıydı sanırım, durakta otobüs bekliyorum. Tam o anda neye daldığımı hatırlıyamıyorum şuan ama bir an önüme bakınca farkettim.

Yani yaklaşık olarak sanırım 65 yaşlarında bir teyze gördüm. ÇÖP karıştırıyor, baktım, bakamadım.. Karıştırdı baya elinde plastik bir kova vardı, çöpten çıkardıklarını kovaya koyuyordu. Sonra yanında bir el arabası vardı, el arabasının içinde ise,  içi pet şişe ve plastiklerle dolu iki tane  torba vardı.

Kadın, gözlerinin çevresi yaşadığı her yıl için eskimiş besbelli. Yüzü güneşten kavrulmuş, çenesi uzun gözleri, elmacık kemikleri apacık ortada olan yoksul bir kadın.. Üstünde ise siyah bir kazak altında da yine siyahtan biraz açık bir etek vardı üstünde. Ayakkabılardan bahsetmek istemiyorum(ayakkabı hassasiyetim var). Çöpte pek birşey olmamasına rağmen teyzem bayağı karıştırdı. Bir iki pet şişe çıkardı, sonra el arabasını sürüp uzaklaştı oradan.. O uzaklaştıkça ben kendimi tutamıyordum, lanet gözyaşlarımı tutamıyordum, neden bu kadar duygusalım diye düşünürken aslında duygusal olmak değil de duygusuz olmamak gerekiyormuş, orada ki insanlar için bu çok normaldi halbuki..

Ölüm kaçınılmazdır onun için bu dünyaya ne bıraktığınız çok önemlidir bence. Bir insanın elinden tutamamak, yardım edememek çok acıttı canımı.. İnsanlar arasındaki ekonomik uçurum açıkçası beni kahr ediyor. bu uçurum sonunda herkese eşitliği en ağır şekilde yaşatacaktır diye düşünüyorum. Sevgi, sevgi ve sevgi yalnızca bizi hakikate ulaştıracağına inanlardanım. Doğayı, insanı hayvanı ve evreni sev..

Değersizlik

Değer kelimesinin kökenine inelim öncelikle, değer: değ- er, yani değmek fiilinden türemiştir. şöyle bir TDK’ya baktığımızda anlamı nedir değmek kelimesinin..

Değmek

  1. [-e] Aralık kalmayıncaya kadar birbirine yaklaşmak, dokunmak, temas etmek
    • “Kapıdan bir an birbirimize değerek girdik.” (Yusuf Ziya Ortaç)
  2. Ulaşmak, erişmek
    • “Mektup elime değmedi. Yaşı on beşine değince…”
  3. İstenilen yere düşmek, rast gelmek, isabet etmek

Değer

  1. [isim] Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet
  2. Bir şeyin para ile ölçülebilen karşılığı, paha
  3. Yüksek ve yararlı nitelik
  4. Üstün, yararlı nitelikleri olan kimse
  5. Kişinin isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey
  6. Bir değişkenin veya bilinmeyenin sayı ile anlatımı

Kelime Anlamı Kaynağı : Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğü

Değersiz

  1. [sıfat] Değeri olmayan veya değeri çok az olan, önemsiz, kıymetsiz, naçiz

Kelime Anlamı Kaynağı : Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğü

Köylüler Ah!!!

” Bu şiir, başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir, Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz? Kendim için, onlar için, insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil, sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.” Şükrü Erbaş’ın MELİH Aşık’a şiiriyle ilgili yapılan eleştirilere sonra gönderdiği not.

Bir köyde gelin ve damat anlaşamayınca, gelin babasının evine sığınıyor ve boşanmak istiyor. Tabi köylüler boşanmaz, erkek eş, eşinin kaldığı kayın babasının evine silahlı saldırı gerçekleştiriyor, gelinin komşuları ise köye hırsız mı dadandı diye dışarı çıkması üzerine 20 yaşında gencecik 4 kişi öldürülüyor.. Hiç tanımıyorum ölen insanları ama nefes alamıyorum.. İnsan nasıl öldürür sevdiğini, sevdiğinin sevdiklerini. Soruyorum size yazık günah değil mi? Toplu intiharlar gerçekleştirilmeli artık. Şükrü Erbaş çok güzel anlatmış köylüleri;

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler…
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?

Ahlanmacalar

Eski kuşaktan eşek,
– Aman Tanrım, yoksa bu gelen gerçekten kurt mu?.. Hayır, olamaz. Olmamalıdır. Ah… Yok, yok, kurt değil… diye inlemeye başlamış.
Kurtla aralarında elli adım kalınca o yine avunuyormuş:
– Şu karşımda gördüğüm yaratık kurt değildir inşallah… Canım, ne diye kurt olsun… Belki devedir, belki fildir, belki de başka bişey, belki de hiçbişeydir. Ben de herşeyi kurt görmeye başladım.
Kurt sırıtarak yaklaşmış, yaklaşmış. Aralarında ancak bikaç adım kalınca yaşlı eşek,
– Biliyorum, bu gelen kurt değil, evet kurt değil, ama ben şuradan azıcık uzaklaşsam kötü olmaz… demiş

Ah.. Ah

Al ver ekonomiye can ver..

N’alaka demeyin..

Bayram

Yarın bayram kendimi bildim bileli sevemedim bayram günlerini. İçimde bir cehennem var. Yukarıdan seyrediyorum, aşağıda bayram için alışveriş yapanları, çocukları, eşi dostu için bir şeyler alanları yada bayram günü misafirliğe gelecek olanlar için yapılan alışveriş, en önemlisi kapılarına gelemeyecek çocuklar için alacakları şekerler rengarenk şekerler. Söylemek istediğim çok şey var ama dedim ya ben sevmem bayramları ve mezarlıkları..

İyi Bayramlar..

Ev, Evcil ve Ehlileştirilme Şeysi Üzerine

Erdil Yaşaroğlu

Evcilleştirme denilince ne düşünüyorsunuz? Yani evcil olmak nasıldır? insanlar neden hayvanları evcilleştirme gereğinde bulunmuşlardır ya da ilk evcilleşen daha doğrusu ehlileşen hayvanlar ya da bitkiler midir? Bence evcil kavramı insanlara yönelik bir kavram insanlığa yönelik değil.. Çünkü insan diye bir varlık olmasa ev diye bir kavram da olmayacak belki de, onun için daha genel bir kavram koyalım ortaya ve şöyle diyelim; ilk olarak insanlar evcilleştirildi, özgürlüklerini bir yana bırakıp, çalışmaya başladılar:)

İnsanların ehlileştirilme-sinden sonra insanlar, hayvanları ve bitkileri de kontrol altına aldılar. Bu kontrol altına alım aslında insanlığın özgürlüğünü sonsuza dek kaybetmesiydi ama bunu anlaması yüzyıllar sürecekti ne yazık ki.. Şimdi şöyle düşünelim, yalnızca insanları evcilleştirdiğimizi düşünelim. Kediler, köpekler, kuşlar ve diğer hayvanlar insanların tüketiminden uzak kendi kolonilerinde özgür ve mutlu bir şekilde yaşadıklarını varsayalım.Aslında veganlıktan bahsetmiyorum, evcilleştirdiğimizi zannettiğimiz hayvanlara ve yaşadığımız, bölge olsun dünya, evren her neyse işte tüketim biçimimizden yana yakınıyorum. Bir bebeği düşünelim, doğduğunda hiçbir şey bilmez, yavaş yavaş eğitilir ve ehlileştirilir, aslında kendisini kendi tavrı ve davranışlarını kontrol edebilme öğretilir diyebilirim. Abraham twerski şöyle der;”Sevgi öyle bir anlam taşıyor ki, kültürümüzde neredeyse anlamını kaybetti. Kotsk’da çalışan bir görevlinin ilginç bir hikayesi var.Tabağındaki balığın lezzetini çıkaran genç bir adamla karşılaşıyor. Ona ‘Balığı neden yiyorsun?” diye soruyor. Adam “Çünkü balığı seviyorum” diye cevap veriyor.

Erdil Yaşaroğlu

– “Ooo balığı seviyorsun. İşte bu yüzden balığı öldürdün ve pişirdin. Bana balığı sevdiğini söyleme, sen kendini seviyorsun, Çünkü balık o kadar lezzetli ki, balığı sudan çıkardın ve öldürdün.”

Çoğu sevgi balık sevgisidir. Dışa dönük bir sevgi, ben ne elde edeceğim, ne vereceğim değildir. Dessler’ın bir sözü var. “İnsanlar önemli bir hata yapar. Sevdiklerine verdiklerini sanırlar. Ancak gerçek cevap verdikçe sevdiğinizdir.

Asıl önemli nokta, sana bir şey verdiğimde sendeki bana yatırım yapıyorum. Kendini sevmek doğuştan beri var olduğuna göre, herkes kendini sever. Şimdi benim bir parçam sende olduğundan, benim sevdiğim bir şey artık sendedir.

”Gerçek sevgi almak değil, vermektir.”

”Gerçek sevgi almak değil, vermektir.”

Onun içindir ki insanlar hiç bir varlığı sevemezler, çünkü nasıl sevilir bilmiyorlar. Sevgi nedir? sevseydik, sevmenin ne olduğunu, sevginin anlamını bilselerdi şayet ne kendilerini kontrol altına almaya çalışır ne de hayvanları ve bitkileri ehlileştirmeye çalışırlardı. Tüketim alışkanlıklarımızı sanırım bu saatten sonra değiştirmemiz pek mümkün değil, ama canlı canlıyı yememeli diye düşünüyorum. Çünkü benim en iyi arkadaşım kediler..